Fahri Gediz

instagram.com
Yemek - Food is one of the top Food influencer in Turkey with 46644 audience and 4.36% engagement rate on Instagram. Check out the full profile and start to collaborate.
Audience
46.6k
Engagement Rate
4.36%
Channel Accounts

Feed

İnsanlara gösterebileceğin binlerce yüzün varsa, karşındakinin tepkilerine göre hayatını,hayallerini, inançlarını kolayca değiştiriyorsan, sırf birilerini mutlu etmek, kanatları altına girmek için yüzünde sahte gülümsemeler patlıyorsa, bir gözün kalk gidelim, diğer gözün gel oturalım diyorsa, olmadığın birini çıkarların için çeşitli maskelerle insanlara sunuyorsan, fotoğraflardaki yüzün mutfaktaki çeliklerde farklı yansıyorsa, ilgilendiğin şey Gastronomi değil, Fizyonomi.
Yeni bir menünün yaratılmasındaki heyecanın, maliyetlerin getireceği yükün korkusunun altında kalıyorsa, müşterilerinin yemeklerin için değil, ortamın için gelmesine uğraşıyorsan, bir dekora sorgusuz milyonlar döküp, bir tava alırken bin kere düşünüyorsan, bir kez olsun çoğunluğu düşünmeden bir delilik yapamıyorsan, senin için özgün olmak “insanlar bunu istiyor” lafının arkasına sığınmaksa, ilgilendiğin şey Gastronomi değil, Ekonomi. 
Sürekli yıldız şefleri takip edip, “onlar” olmak için kendi kimliğini yırtıp attıysan, kesiştikleri yerlerde durumu değerlendirip, kendine bu döngüde yer arıyorsan, birgün gözlerin sana çevrildiği bir yıldız olmak yerine, uzaktan başka yıldızlara bakmayı tercih ediyorsan,belli insanların çevresinde dönüp, ancak onların çekim gücüyle bir noktada durabiliyorsan, koskoca bir “yozlaşma” meteoru üstüne tüm hızıyla gelirken, sen hala şimdiki gibi mutlu ve umursamaz durup, “Hoşgelir!” diyorsan, ilgilendiğin şey Gastronomi değil, Astronomi.
Ve sen değerli eleştirmen Fahri Gediz...
Tüm bunları göre göre, düzenini bozmamak adına hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorsan, adını kullanıp restoranlarda en özel hizmeti alma yarışındaysan, yan gelip yatarak bu yıkılışı görmezden geliyorsan, ruhunu satmak pahasına kaleminin gücünden, koltuğunun rahatından vazgeçemiyorsan ilgilendiğin şey Gastronomi değil, Ergonomi. 
#gastronomi

İnsanlara gösterebileceğin binlerce yüzün varsa, karşındak Read More

Florence Gramende birkaç yönden tebrik edilmesi gereken genç bir girişimci kadın. Birincisi, her beyaz yakalının hayali olan yeme&içme sektöründe kendine ait bir yer açma (nedendir bilinmez) hayaliyle yola çıkmış ama birçoğu gibi duvara toslamamış. Birçok örnekte mutfak okullarında ya da sertifika veren kurumlarda zorla alınan bir diploma veya sertifika ile sonlanan bu macera, bazı istisnai durumlarda beyaz yakalının kendi yerini açmasıyla son bulur. Bunların da ancak çok küçük bir kesimi başarılı olarak ses getirir ve dükkanları uzun süre yaşar (Bu kısmı, hayali bu olan dostlarımın ümitlerini kırmaktan ziyade, sağlam temellere oturan iş planlarıyla hareket etmelerini önermek için ekledim).
Bu genç kadın bunu başarmış görünüyor. Elbette bu başarı tesadüf değil. Benim damak zevkime çok uyan, nemli ve ekşilik dengesi iyi kurulmuş ekmekler pişiriyor. Birkaç Michelin yıldızlı restorana da tedariğe başlamış durumda. Bu lezzetli ekmeklerin yanında, galette, tarçınlı brioche gibi ürünleri de ses getiriyor.
Öğlenleri, sizlere daha önce tanıttığım Fromagerie Abraham Kef’in peynirleriyle ekmeklerini bir araya getirerek, ekmeklerine ekstra değer katıyor. 
Tüm bunların yanında, şaraba olan tutkusunu da (WSET 3 Sertifikalı) bu dükkanda doğal şaraplarla yansıtıyor. Mayanın ortaya çıkardığı bu 2 ürün, aynı çatı altında bir araya geliyor. 
Son olarak, dükkanın karbon ayak izi olabildiğince aza indirilmeye çalışılıyor. Örneğin, mağaza mümkün olduğunca az plastik kullanıyor: pipet yok, plastik torba yok, plastik kapak yok, plastik bardak yok. 
Şans, yetenek, çalışkanlık, ileri görüşlülük, sosyal çevre edinme, ticari zeka, pazarlama... Hangisi onu bulunduğu noktaya getirdi bilmiyorum; Ama görünen o ki, “Levain et Le Vin” adlı bu mekanda Montpellier’li  @florencegramende bir beyaz yakalı hayalini doğru şekilde gerçekleştirmeyi başarmış. 
#amsterdam #fahrigediz #fahrigedizamsterdam #gastronomi
Florence Gramende birkaç yönden tebrik edilmesi gereken genç bir girişimci kadın. Birincisi, her beyaz yakalının hayali olan yeme&içme sektöründe kendine ait bir yer açma (nedendir bilinmez) hayaliyle yola çıkmış ama birçoğu gibi duvara toslamamış. Birçok örnekte mutfak okullarında ya da sertifika veren kurumlarda zorla alınan bir diploma veya sertifika ile sonlanan bu macera, bazı istisnai durumlarda beyaz yakalının kendi yerini açmasıyla son bulur. Bunların da ancak çok küçük bir kesimi başarılı olarak ses getirir ve dükkanları uzun süre yaşar (Bu kısmı, hayali bu olan dostlarımın ümitlerini kırmaktan ziyade, sağlam temellere oturan iş planlarıyla hareket etmelerini önermek için ekledim).
Bu genç kadın bunu başarmış görünüyor. Elbette bu başarı tesadüf değil. Benim damak zevkime çok uyan, nemli ve ekşilik dengesi iyi kurulmuş ekmekler pişiriyor. Birkaç Michelin yıldızlı restorana da tedariğe başlamış durumda. Bu lezzetli ekmeklerin yanında, galette, tarçınlı brioche gibi ürünleri de ses getiriyor.
Öğlenleri, sizlere daha önce tanıttığım Fromagerie Abraham Kef’in peynirleriyle ekmeklerini bir araya getirerek, ekmeklerine ekstra değer katıyor. 
Tüm bunların yanında, şaraba olan tutkusunu da (WSET 3 Sertifikalı) bu dükkanda doğal şaraplarla yansıtıyor. Mayanın ortaya çıkardığı bu 2 ürün, aynı çatı altında bir araya geliyor. 
Son olarak, dükkanın karbon ayak izi olabildiğince aza indirilmeye çalışılıyor. Örneğin, mağaza mümkün olduğunca az plastik kullanıyor: pipet yok, plastik torba yok, plastik kapak yok, plastik bardak yok. 
Şans, yetenek, çalışkanlık, ileri görüşlülük, sosyal çevre edinme, ticari zeka, pazarlama... Hangisi onu bulunduğu noktaya getirdi bilmiyorum; Ama görünen o ki, “Levain et Le Vin” adlı bu mekanda Montpellier’li  @florencegramende bir beyaz yakalı hayalini doğru şekilde gerçekleştirmeyi başarmış. 
#amsterdam #fahrigediz #fahrigedizamsterdam #gastronomi
Florence Gramende birkaç yönden tebrik edilmesi gereken genç bir girişimci kadın. Birincisi, her beyaz yakalının hayali olan yeme&içme sektöründe kendine ait bir yer açma (nedendir bilinmez) hayaliyle yola çıkmış ama birçoğu gibi duvara toslamamış. Birçok örnekte mutfak okullarında ya da sertifika veren kurumlarda zorla alınan bir diploma veya sertifika ile sonlanan bu macera, bazı istisnai durumlarda beyaz yakalının kendi yerini açmasıyla son bulur. Bunların da ancak çok küçük bir kesimi başarılı olarak ses getirir ve dükkanları uzun süre yaşar (Bu kısmı, hayali bu olan dostlarımın ümitlerini kırmaktan ziyade, sağlam temellere oturan iş planlarıyla hareket etmelerini önermek için ekledim).
Bu genç kadın bunu başarmış görünüyor. Elbette bu başarı tesadüf değil. Benim damak zevkime çok uyan, nemli ve ekşilik dengesi iyi kurulmuş ekmekler pişiriyor. Birkaç Michelin yıldızlı restorana da tedariğe başlamış durumda. Bu lezzetli ekmeklerin yanında, galette, tarçınlı brioche gibi ürünleri de ses getiriyor.
Öğlenleri, sizlere daha önce tanıttığım Fromagerie Abraham Kef’in peynirleriyle ekmeklerini bir araya getirerek, ekmeklerine ekstra değer katıyor. 
Tüm bunların yanında, şaraba olan tutkusunu da (WSET 3 Sertifikalı) bu dükkanda doğal şaraplarla yansıtıyor. Mayanın ortaya çıkardığı bu 2 ürün, aynı çatı altında bir araya geliyor. 
Son olarak, dükkanın karbon ayak izi olabildiğince aza indirilmeye çalışılıyor. Örneğin, mağaza mümkün olduğunca az plastik kullanıyor: pipet yok, plastik torba yok, plastik kapak yok, plastik bardak yok. 
Şans, yetenek, çalışkanlık, ileri görüşlülük, sosyal çevre edinme, ticari zeka, pazarlama... Hangisi onu bulunduğu noktaya getirdi bilmiyorum; Ama görünen o ki, “Levain et Le Vin” adlı bu mekanda Montpellier’li  @florencegramende bir beyaz yakalı hayalini doğru şekilde gerçekleştirmeyi başarmış. 
#amsterdam #fahrigediz #fahrigedizamsterdam #gastronomi
Florence Gramende birkaç yönden tebrik edilmesi gereken genç bir girişimci kadın. Birincisi, her beyaz yakalının hayali olan yeme&içme sektöründe kendine ait bir yer açma (nedendir bilinmez) hayaliyle yola çıkmış ama birçoğu gibi duvara toslamamış. Birçok örnekte mutfak okullarında ya da sertifika veren kurumlarda zorla alınan bir diploma veya sertifika ile sonlanan bu macera, bazı istisnai durumlarda beyaz yakalının kendi yerini açmasıyla son bulur. Bunların da ancak çok küçük bir kesimi başarılı olarak ses getirir ve dükkanları uzun süre yaşar (Bu kısmı, hayali bu olan dostlarımın ümitlerini kırmaktan ziyade, sağlam temellere oturan iş planlarıyla hareket etmelerini önermek için ekledim).
Bu genç kadın bunu başarmış görünüyor. Elbette bu başarı tesadüf değil. Benim damak zevkime çok uyan, nemli ve ekşilik dengesi iyi kurulmuş ekmekler pişiriyor. Birkaç Michelin yıldızlı restorana da tedariğe başlamış durumda. Bu lezzetli ekmeklerin yanında, galette, tarçınlı brioche gibi ürünleri de ses getiriyor.
Öğlenleri, sizlere daha önce tanıttığım Fromagerie Abraham Kef’in peynirleriyle ekmeklerini bir araya getirerek, ekmeklerine ekstra değer katıyor. 
Tüm bunların yanında, şaraba olan tutkusunu da (WSET 3 Sertifikalı) bu dükkanda doğal şaraplarla yansıtıyor. Mayanın ortaya çıkardığı bu 2 ürün, aynı çatı altında bir araya geliyor. 
Son olarak, dükkanın karbon ayak izi olabildiğince aza indirilmeye çalışılıyor. Örneğin, mağaza mümkün olduğunca az plastik kullanıyor: pipet yok, plastik torba yok, plastik kapak yok, plastik bardak yok. 
Şans, yetenek, çalışkanlık, ileri görüşlülük, sosyal çevre edinme, ticari zeka, pazarlama... Hangisi onu bulunduğu noktaya getirdi bilmiyorum; Ama görünen o ki, “Levain et Le Vin” adlı bu mekanda Montpellier’li  @florencegramende bir beyaz yakalı hayalini doğru şekilde gerçekleştirmeyi başarmış. 
#amsterdam #fahrigediz #fahrigedizamsterdam #gastronomi

Florence Gramende birkaç yönden tebrik edilmesi gereken genc Read More

Bir virüs geldi, yeme-içme sektörünü mahvetti...
Virüsten önce hiç kapanan restoran, kafe, esnaf lokantası, büfe yoktu. Her açılan tıkır tıkır işliyordu. Patronlar memnun, çalışanlar çok mutluydu.
Herkes hayal ettiği ciroyu belli bir süre sonra tutturuyordu, istediği kadar kuver açıyordu, üniversiteleri bitiren genç aşçı kardeşlerimiz, istediği yerlerde iş bulabiliyordu.
Herkes mesleğiyle o denli meşguldü ki, kimsenin sosyal medyaya ayıracak en ufak zamanı yoktu. O zamanlar şimdiki gibi hediyeler, çekilişler havada uçuşmuyordu. Gastronominin bir parçası olan insanlar, “yarın ne paylaşsam?” diye değil, “yarın nasıl bir tarif yaratsam? İnsanlara bu alanda faydalı ne yapsam? Ne Öğretsem?” diye kendi kendilerine sorup dururlardı. 
Herkes o kadar meşguldü ki, kimsenin aklına yapılan muhteşem işleri başka ülkelerde anlatmak gelmedi. Dolayısıyla her zamanki gibi, bu meşguliyetimizin bedelini “tanınmamakla” ödedik. Onlar bizi yerimizde sayıyor zannederken, biz yeniliklerimizden kimseye bahsetmedik. Diyorum ya, herkes öyle meşguldü ki, ülke sınırları içinde bile bu muhteşem işleri neredeyse kimse duyamadı.
Bunca güzel şeyin içinde, her şey bu kadar iyi giderken, birden bire bir virüs geldi ve her şeyi mahvetti!
Yeme-içme sektöründe daha önce yaşamadığımız birçok şeyle karşılaşmak zorunda kaldık: Kapanan restoranlar, işsiz kalan aşçılar, servis elemanları, parasını alamayan tedarikçiler, maddi sıkıntı sebebiyle istemeyerek de olsa hediyeler verip, çekilişler yapmak zorunda kalan, normalde asla yapmazken sayfalarında reklamlar alan fenomenler, yazarlar, eleştirmenler... Hep bir virüs yüzünden...
Kendimizi kandırmayalım!
2019’da yeme-içme dünyasında yaşanan trajikomik olayları bir sayfaya yazsaydık ve arkasına karbon kağıdı koysaydık, 2020’de yaşananların çoğu karşımıza aynen çıkardı. 
Corona birçok şeyi mahvetti ve sektör adına çok üzüldük, kabul; Ama bazı şeyler, bu virüsten çok daha önce mahvolmaya başlamamış mıydı?
#gastronomi #yemek

Bir virüs geldi, yeme-içme sektörünü mahvetti... Virüsten Read More

17.yüzyıl’da Mareşal Henri de La Ferté-Senneterre, güneş kralın, yani 14.Louis’nin önüne bir peynir koyduğunda, 
onun bu peynire hayran olacağını ve isminin bu sayede sonsuza kadar yaşayacağını düşünmüş müdür bilinmez...
14.Louis tattığı bu peyniri o kadar çok seviyor ki, Versailles sarayının ihtişamlı sofralarında, Auvergne bölgesi’nden gelen bu peynir her daim güneş kral için hazır bekletiliyor.
İddia şu ki: Mareşalı’in adı olan Sennetterre yıllar içinde Saint-Nectaire adına dönüşüyor ve bir peynire hayat veriyor. A.O.P sınıfında olan Saint-Nectaire peyniri, mağaralardaki olgunlaşma sürecinde yüksek nem, sabit ısı ve iyi havalandırma ile minimum 28 gün geçiriyor. Haftada bir peynirler ters çevriliyor, böylece her yerinin hava alması sağlanıyor. Yüz yıllardır korunan bu yapım tekniği, denetlenen süt kalitesi ve Fransız üreticilerin tutkusu, Versailles sarayı’nın sofralarını süsleyen bu lezzetli peynirin artık birçok masaya girmesine izin veriyor.
Çiğ inek sütünden yapılan bu orta sertlikteki peynirin en önemli sırrına gelince...
Bu sırrı, Saint-Nectaire peynirlerinin resmi A.O.P sayfasında açıkça bulabilirsiniz (www.aop-saintnectaire.com) Özetle: İnekler yılın en az 160 günü açık alanda otluyorlar, hektar başına inek sayısı limitli, Puy-de-Dôme ve Cantal bölgelerinde doğuyor ve yetişiyorlar, yabancı ırka izin yok, bölgenin zengin bitki örtüsüyle besleniyorlar... 
İyi bakılan inek lezzetli süt veriyor, lezzetli süt ve yıllardır yasalarla korunan peynir yapma tekniği birleşince Saint-Nectaire ortaya çıkıyor. 
Tıpkı videodaki örneği gibi, bazen Michelin yıldızlı bir restoranın peynir seçkisinde, bazen de fotoğraftaki gibi Paris’teki mütevazı bir peynircinin rafında yerini alıyor. 
#saintnectaire #fromage #peynir #france #frenchcheese #cheese #gastronomi #auvergne

17.yüzyıl’da Mareşal Henri de La Ferté-Senneterre, güneş Read More

Fransa’nın Champagne Bölgesi’nde küçük bir köy, ürettiği meşhur peynir ile aynı ismi paylaşıyor: “Chaource”
Yumuşak peynir sevenlerin mutlaka tatması gerektiğini düşündüğüm bu peynirin (bir diğeri bu köye çok yakın bir yerde üretilen ve çok sevdiğim peynirlerden biri olan Époisses), bence benzetildiği brie’den aroma yelpazesi olarak daha zengin ve damakta kalıcılığı çok daha uzun. Topraksı lezzetleri bu peynirde yakalamanız mümkün. Bazıları bunu benim gibi mantar, bazılarıysa fındık, yer fıstığı tadına benzetiyor. 14 günden 2 aya kadar olgunlaşma süreci olan (üreticiye göre değişen) ve inek sütünden yapılan bu peynirin brie’den başka bir farkı ise tuz oranının biraz daha yüksek olması. 
Bu peynir, yüksek yağ oranıyla şampanya ile iyi eşleşirken, çok üst sınıf olmayan, meyvemsi aromaları daha ön plandaki bourgogne şaraplarına da iyi eşlik ediyor. Bu listeye daha birçok farklı şarap ve bira eklenebilir. 
Haziran-Eylül arasında lezzetinin doruğunda olan Chaource, herhangi bir ekmekle tüketilebileceği gibi, üretildiği bölgesindeki gibi patates graten tariflerinde de kullanılabiliyor (Gratin champenois au chaource).
Champagne ve Bourgogne sınırına yakın bir yerde, yaklaşık 1100 kişinin yaşadığı bu küçük köyün peyniri, 1996 yılında A.O.P sınıfına girerek, yasalarla korunan üretim teknikleriyle uzun yıllar onu sevenlerin damaklarında istikrarlı bir lezzet bırakabilecek. Bu sınıflandırmada yer almak küçük köyün adını duyurması için büyük bir şans, çünkü A.O.P resmi internet sitesine göre (www.fromages-aop.com) Fransa’nın 400’den fazla peynir çeşidinden sadece 45’ine bu sıfat veriliyor.
Strasbourg’taki Maison Lorho, bu peynirin iyi örneklerinden birini bulabileceğiniz peynircilerden sadece bir tanesi. 
#chaource #chaourcecheese #peynir #fromage #france #fromagefrancais #frenchcheese #cheese #cheeselover #gastronomi #champagne #fransa
Fransa’nın Champagne Bölgesi’nde küçük bir köy, ürettiği meşhur peynir ile aynı ismi paylaşıyor: “Chaource”
Yumuşak peynir sevenlerin mutlaka tatması gerektiğini düşündüğüm bu peynirin (bir diğeri bu köye çok yakın bir yerde üretilen ve çok sevdiğim peynirlerden biri olan Époisses), bence benzetildiği brie’den aroma yelpazesi olarak daha zengin ve damakta kalıcılığı çok daha uzun. Topraksı lezzetleri bu peynirde yakalamanız mümkün. Bazıları bunu benim gibi mantar, bazılarıysa fındık, yer fıstığı tadına benzetiyor. 14 günden 2 aya kadar olgunlaşma süreci olan (üreticiye göre değişen) ve inek sütünden yapılan bu peynirin brie’den başka bir farkı ise tuz oranının biraz daha yüksek olması. 
Bu peynir, yüksek yağ oranıyla şampanya ile iyi eşleşirken, çok üst sınıf olmayan, meyvemsi aromaları daha ön plandaki bourgogne şaraplarına da iyi eşlik ediyor. Bu listeye daha birçok farklı şarap ve bira eklenebilir. 
Haziran-Eylül arasında lezzetinin doruğunda olan Chaource, herhangi bir ekmekle tüketilebileceği gibi, üretildiği bölgesindeki gibi patates graten tariflerinde de kullanılabiliyor (Gratin champenois au chaource).
Champagne ve Bourgogne sınırına yakın bir yerde, yaklaşık 1100 kişinin yaşadığı bu küçük köyün peyniri, 1996 yılında A.O.P sınıfına girerek, yasalarla korunan üretim teknikleriyle uzun yıllar onu sevenlerin damaklarında istikrarlı bir lezzet bırakabilecek. Bu sınıflandırmada yer almak küçük köyün adını duyurması için büyük bir şans, çünkü A.O.P resmi internet sitesine göre (www.fromages-aop.com) Fransa’nın 400’den fazla peynir çeşidinden sadece 45’ine bu sıfat veriliyor.
Strasbourg’taki Maison Lorho, bu peynirin iyi örneklerinden birini bulabileceğiniz peynircilerden sadece bir tanesi. 
#chaource #chaourcecheese #peynir #fromage #france #fromagefrancais #frenchcheese #cheese #cheeselover #gastronomi #champagne #fransa
Fransa’nın Champagne Bölgesi’nde küçük bir köy, ürettiği meşhur peynir ile aynı ismi paylaşıyor: “Chaource”
Yumuşak peynir sevenlerin mutlaka tatması gerektiğini düşündüğüm bu peynirin (bir diğeri bu köye çok yakın bir yerde üretilen ve çok sevdiğim peynirlerden biri olan Époisses), bence benzetildiği brie’den aroma yelpazesi olarak daha zengin ve damakta kalıcılığı çok daha uzun. Topraksı lezzetleri bu peynirde yakalamanız mümkün. Bazıları bunu benim gibi mantar, bazılarıysa fındık, yer fıstığı tadına benzetiyor. 14 günden 2 aya kadar olgunlaşma süreci olan (üreticiye göre değişen) ve inek sütünden yapılan bu peynirin brie’den başka bir farkı ise tuz oranının biraz daha yüksek olması. 
Bu peynir, yüksek yağ oranıyla şampanya ile iyi eşleşirken, çok üst sınıf olmayan, meyvemsi aromaları daha ön plandaki bourgogne şaraplarına da iyi eşlik ediyor. Bu listeye daha birçok farklı şarap ve bira eklenebilir. 
Haziran-Eylül arasında lezzetinin doruğunda olan Chaource, herhangi bir ekmekle tüketilebileceği gibi, üretildiği bölgesindeki gibi patates graten tariflerinde de kullanılabiliyor (Gratin champenois au chaource).
Champagne ve Bourgogne sınırına yakın bir yerde, yaklaşık 1100 kişinin yaşadığı bu küçük köyün peyniri, 1996 yılında A.O.P sınıfına girerek, yasalarla korunan üretim teknikleriyle uzun yıllar onu sevenlerin damaklarında istikrarlı bir lezzet bırakabilecek. Bu sınıflandırmada yer almak küçük köyün adını duyurması için büyük bir şans, çünkü A.O.P resmi internet sitesine göre (www.fromages-aop.com) Fransa’nın 400’den fazla peynir çeşidinden sadece 45’ine bu sıfat veriliyor.
Strasbourg’taki Maison Lorho, bu peynirin iyi örneklerinden birini bulabileceğiniz peynircilerden sadece bir tanesi. 
#chaource #chaourcecheese #peynir #fromage #france #fromagefrancais #frenchcheese #cheese #cheeselover #gastronomi #champagne #fransa

Fransa’nın Champagne Bölgesi’nde küçük bir köy, üretti Read More

1998 yazı... Herkesin gözü Fransa’da gerçekleşen dünya kupasının üstündeydi. Maltepe’deki evinde, yağlı boyasının kokusu üstünden gitmeyen balkon korkuluklarına tutunmuş, Ankara’da gökyüzünü izliyordum. Sana yardım etmek için kendime görev edindiğim balkon süpürme faslı yeni bitmişti. Neden bilmem, birden bire sana “bana patates püresi yapar mısın?” dediğimi hatırlıyorum. Lafımı ikiletmedin bile. Seninle o akşam balkonda karşılıklı patates püresi yemiştik. O kadar çok hoşuma gitmişti ki ertesi gün senden yine yapmanı rica ettim. Sonraki gün bir daha, sonraki gün bir daha... Bu sana yaşattığım işkence ne zaman bitti hatırlamıyorum. Hatrımda kalan yaptığın püre ve o balkondaki yağlı boya kokusu. 
Her patates püresi yediğimde seni hatırlarım... Dedemden kalma o evde sayende çok güzel anılarımız oldu. Seni son kez gördüğümde, sen beni göremedin. Güzel saçların dökülmüş, gözlerin görmez olmuştu. Patates püresi yediğimiz o evde, bu sefer 5-10 dakika görüşebildik. Gideceğini biliyordum, yine de kendimi gideceğine inandırmamak için ağlamadım. 
Senle baş başa geçirdiğim o bir haftadan bazı detayları dün gibi hatırlıyorum: Arkadan büyük bir çengelli iğneyle tutturduğıun kahverengi eteğini, sana söylediğim Fransızca şarkıları anlamasan da dinlemeni, her seferinde keşfedecek yeni şeyler bulduğum çekmecelerini, arada “Güzel yemek ye!” deyişini... Sanırım senin sözünü dinleyeceğim diye güzel yemek yeme işini biraz abartmış olabilirim. Bilirsin, çocukluğumdan beri en iyi yaptığım şeydir.
Benim her akşam sana söylediğim (daha doğrusu söylemeye çalıştığım) Fransızca şarkıların etkisi var mıdır  bilinmez, Fransa o sene dünya şampiyonu oldu. Benim şampiyonum ise sendin!
Her patates püresi yediğimde seni hatırlarım... Çok şükür anneanne, bir yemeğe sığabiliyor yağlı boya kokulu anılarım. 
#fahrigediz

1998 yazı... Herkesin gözü Fransa’da gerçekleşen dünya ku Read More

Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... 
Tepede, papaların uzun yıllar kullandığı şato, adı yeni, kendisi yarı yıkık haliyle biraz buruk durur. Sabah küçük köyden bağlara doğru yürürken sizi sonsuz bir sessizlik karşılar. Resmi rakamlara göre Yılda yaklaşık 12 milyon şişe şarap üretilen bir bölgedeki bu ölüm sessizliği son derece şaşırtıcıdır. Bağ bozumundan sonra köye bir rehavet çöker. Siz sessiz bağların arasında yürürken, doğanın bile bu rehavete kapıldığını düşünürürsünüz, artık onun bile dinlenmeye çekildiğini, işte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
İlkbahar ve sonbahar’da Kuzeyden gelen bu soğuk rüzgar, asmaların arasından, onları sağa sola savurarak sizi yakalar. Güneye doğru hızlıca ilerlerken, Bu mevsimlerde buralara gelmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını içinizi titreterek hatırlatır. 
Bir turist için günün kabusu olsa da, bölgedeki bağcılık için önemli bir görevi vardır: Bağları hastalığa neden olabilecek nemlerden korur.
Neyse ki doğa dengesini yine kendi sağlar. Bu kuvvetli rüzgara karşı asmaları koruyan taşlar vardır. Fotoğrafta gördüğünüz bu oval taşların adı galets roulés’dir. Rüzgarın yaratacağı toprak erozyonunu azaltırlar. Daha da önemlisi gün içinde ısınan bu taşlar, akşam da bu ısıyla bağları soğuktan korurlar. 
Châteauneuf-du-Pape’ı Eylül’den sonra ziyaret ederseniz, muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrarsınız. Üreticiler dinlenmeye çekilir, restoranlar tadilata girmeye başlar, turistler köyü boşaltır. Fotoğraflarda gördüğünüz o cıvıl cıvıl köy birden grileşir.
Tepedeki şatoyu gezerken, yağmur damlaları yüzünüzü ıslatır. Altınızda yorgun bağlar boylu boyunca uzanır. Kendi kendinize “buralar seneye yeniden canlanacak mı?” diye sorarsınız. Doğa bu, dinlenmeye vakti yoktur.
İşte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
#chateauneufdupape #wine #france #vendanges #vin #chateauneuf #rhone
Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... 
Tepede, papaların uzun yıllar kullandığı şato, adı yeni, kendisi yarı yıkık haliyle biraz buruk durur. Sabah küçük köyden bağlara doğru yürürken sizi sonsuz bir sessizlik karşılar. Resmi rakamlara göre Yılda yaklaşık 12 milyon şişe şarap üretilen bir bölgedeki bu ölüm sessizliği son derece şaşırtıcıdır. Bağ bozumundan sonra köye bir rehavet çöker. Siz sessiz bağların arasında yürürken, doğanın bile bu rehavete kapıldığını düşünürürsünüz, artık onun bile dinlenmeye çekildiğini, işte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
İlkbahar ve sonbahar’da Kuzeyden gelen bu soğuk rüzgar, asmaların arasından, onları sağa sola savurarak sizi yakalar. Güneye doğru hızlıca ilerlerken, Bu mevsimlerde buralara gelmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını içinizi titreterek hatırlatır. 
Bir turist için günün kabusu olsa da, bölgedeki bağcılık için önemli bir görevi vardır: Bağları hastalığa neden olabilecek nemlerden korur.
Neyse ki doğa dengesini yine kendi sağlar. Bu kuvvetli rüzgara karşı asmaları koruyan taşlar vardır. Fotoğrafta gördüğünüz bu oval taşların adı galets roulés’dir. Rüzgarın yaratacağı toprak erozyonunu azaltırlar. Daha da önemlisi gün içinde ısınan bu taşlar, akşam da bu ısıyla bağları soğuktan korurlar. 
Châteauneuf-du-Pape’ı Eylül’den sonra ziyaret ederseniz, muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrarsınız. Üreticiler dinlenmeye çekilir, restoranlar tadilata girmeye başlar, turistler köyü boşaltır. Fotoğraflarda gördüğünüz o cıvıl cıvıl köy birden grileşir.
Tepedeki şatoyu gezerken, yağmur damlaları yüzünüzü ıslatır. Altınızda yorgun bağlar boylu boyunca uzanır. Kendi kendinize “buralar seneye yeniden canlanacak mı?” diye sorarsınız. Doğa bu, dinlenmeye vakti yoktur.
İşte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
#chateauneufdupape #wine #france #vendanges #vin #chateauneuf #rhone
Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... 
Tepede, papaların uzun yıllar kullandığı şato, adı yeni, kendisi yarı yıkık haliyle biraz buruk durur. Sabah küçük köyden bağlara doğru yürürken sizi sonsuz bir sessizlik karşılar. Resmi rakamlara göre Yılda yaklaşık 12 milyon şişe şarap üretilen bir bölgedeki bu ölüm sessizliği son derece şaşırtıcıdır. Bağ bozumundan sonra köye bir rehavet çöker. Siz sessiz bağların arasında yürürken, doğanın bile bu rehavete kapıldığını düşünürürsünüz, artık onun bile dinlenmeye çekildiğini, işte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
İlkbahar ve sonbahar’da Kuzeyden gelen bu soğuk rüzgar, asmaların arasından, onları sağa sola savurarak sizi yakalar. Güneye doğru hızlıca ilerlerken, Bu mevsimlerde buralara gelmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını içinizi titreterek hatırlatır. 
Bir turist için günün kabusu olsa da, bölgedeki bağcılık için önemli bir görevi vardır: Bağları hastalığa neden olabilecek nemlerden korur.
Neyse ki doğa dengesini yine kendi sağlar. Bu kuvvetli rüzgara karşı asmaları koruyan taşlar vardır. Fotoğrafta gördüğünüz bu oval taşların adı galets roulés’dir. Rüzgarın yaratacağı toprak erozyonunu azaltırlar. Daha da önemlisi gün içinde ısınan bu taşlar, akşam da bu ısıyla bağları soğuktan korurlar. 
Châteauneuf-du-Pape’ı Eylül’den sonra ziyaret ederseniz, muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrarsınız. Üreticiler dinlenmeye çekilir, restoranlar tadilata girmeye başlar, turistler köyü boşaltır. Fotoğraflarda gördüğünüz o cıvıl cıvıl köy birden grileşir.
Tepedeki şatoyu gezerken, yağmur damlaları yüzünüzü ıslatır. Altınızda yorgun bağlar boylu boyunca uzanır. Kendi kendinize “buralar seneye yeniden canlanacak mı?” diye sorarsınız. Doğa bu, dinlenmeye vakti yoktur.
İşte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
#chateauneufdupape #wine #france #vendanges #vin #chateauneuf #rhone
Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... 
Tepede, papaların uzun yıllar kullandığı şato, adı yeni, kendisi yarı yıkık haliyle biraz buruk durur. Sabah küçük köyden bağlara doğru yürürken sizi sonsuz bir sessizlik karşılar. Resmi rakamlara göre Yılda yaklaşık 12 milyon şişe şarap üretilen bir bölgedeki bu ölüm sessizliği son derece şaşırtıcıdır. Bağ bozumundan sonra köye bir rehavet çöker. Siz sessiz bağların arasında yürürken, doğanın bile bu rehavete kapıldığını düşünürürsünüz, artık onun bile dinlenmeye çekildiğini, işte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
İlkbahar ve sonbahar’da Kuzeyden gelen bu soğuk rüzgar, asmaların arasından, onları sağa sola savurarak sizi yakalar. Güneye doğru hızlıca ilerlerken, Bu mevsimlerde buralara gelmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını içinizi titreterek hatırlatır. 
Bir turist için günün kabusu olsa da, bölgedeki bağcılık için önemli bir görevi vardır: Bağları hastalığa neden olabilecek nemlerden korur.
Neyse ki doğa dengesini yine kendi sağlar. Bu kuvvetli rüzgara karşı asmaları koruyan taşlar vardır. Fotoğrafta gördüğünüz bu oval taşların adı galets roulés’dir. Rüzgarın yaratacağı toprak erozyonunu azaltırlar. Daha da önemlisi gün içinde ısınan bu taşlar, akşam da bu ısıyla bağları soğuktan korurlar. 
Châteauneuf-du-Pape’ı Eylül’den sonra ziyaret ederseniz, muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrarsınız. Üreticiler dinlenmeye çekilir, restoranlar tadilata girmeye başlar, turistler köyü boşaltır. Fotoğraflarda gördüğünüz o cıvıl cıvıl köy birden grileşir.
Tepedeki şatoyu gezerken, yağmur damlaları yüzünüzü ıslatır. Altınızda yorgun bağlar boylu boyunca uzanır. Kendi kendinize “buralar seneye yeniden canlanacak mı?” diye sorarsınız. Doğa bu, dinlenmeye vakti yoktur.
İşte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
#chateauneufdupape #wine #france #vendanges #vin #chateauneuf #rhone
Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... 
Tepede, papaların uzun yıllar kullandığı şato, adı yeni, kendisi yarı yıkık haliyle biraz buruk durur. Sabah küçük köyden bağlara doğru yürürken sizi sonsuz bir sessizlik karşılar. Resmi rakamlara göre Yılda yaklaşık 12 milyon şişe şarap üretilen bir bölgedeki bu ölüm sessizliği son derece şaşırtıcıdır. Bağ bozumundan sonra köye bir rehavet çöker. Siz sessiz bağların arasında yürürken, doğanın bile bu rehavete kapıldığını düşünürürsünüz, artık onun bile dinlenmeye çekildiğini, işte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
İlkbahar ve sonbahar’da Kuzeyden gelen bu soğuk rüzgar, asmaların arasından, onları sağa sola savurarak sizi yakalar. Güneye doğru hızlıca ilerlerken, Bu mevsimlerde buralara gelmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını içinizi titreterek hatırlatır. 
Bir turist için günün kabusu olsa da, bölgedeki bağcılık için önemli bir görevi vardır: Bağları hastalığa neden olabilecek nemlerden korur.
Neyse ki doğa dengesini yine kendi sağlar. Bu kuvvetli rüzgara karşı asmaları koruyan taşlar vardır. Fotoğrafta gördüğünüz bu oval taşların adı galets roulés’dir. Rüzgarın yaratacağı toprak erozyonunu azaltırlar. Daha da önemlisi gün içinde ısınan bu taşlar, akşam da bu ısıyla bağları soğuktan korurlar. 
Châteauneuf-du-Pape’ı Eylül’den sonra ziyaret ederseniz, muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrarsınız. Üreticiler dinlenmeye çekilir, restoranlar tadilata girmeye başlar, turistler köyü boşaltır. Fotoğraflarda gördüğünüz o cıvıl cıvıl köy birden grileşir.
Tepedeki şatoyu gezerken, yağmur damlaları yüzünüzü ıslatır. Altınızda yorgun bağlar boylu boyunca uzanır. Kendi kendinize “buralar seneye yeniden canlanacak mı?” diye sorarsınız. Doğa bu, dinlenmeye vakti yoktur.
İşte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
#chateauneufdupape #wine #france #vendanges #vin #chateauneuf #rhone
Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... 
Tepede, papaların uzun yıllar kullandığı şato, adı yeni, kendisi yarı yıkık haliyle biraz buruk durur. Sabah küçük köyden bağlara doğru yürürken sizi sonsuz bir sessizlik karşılar. Resmi rakamlara göre Yılda yaklaşık 12 milyon şişe şarap üretilen bir bölgedeki bu ölüm sessizliği son derece şaşırtıcıdır. Bağ bozumundan sonra köye bir rehavet çöker. Siz sessiz bağların arasında yürürken, doğanın bile bu rehavete kapıldığını düşünürürsünüz, artık onun bile dinlenmeye çekildiğini, işte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
İlkbahar ve sonbahar’da Kuzeyden gelen bu soğuk rüzgar, asmaların arasından, onları sağa sola savurarak sizi yakalar. Güneye doğru hızlıca ilerlerken, Bu mevsimlerde buralara gelmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını içinizi titreterek hatırlatır. 
Bir turist için günün kabusu olsa da, bölgedeki bağcılık için önemli bir görevi vardır: Bağları hastalığa neden olabilecek nemlerden korur.
Neyse ki doğa dengesini yine kendi sağlar. Bu kuvvetli rüzgara karşı asmaları koruyan taşlar vardır. Fotoğrafta gördüğünüz bu oval taşların adı galets roulés’dir. Rüzgarın yaratacağı toprak erozyonunu azaltırlar. Daha da önemlisi gün içinde ısınan bu taşlar, akşam da bu ısıyla bağları soğuktan korurlar. 
Châteauneuf-du-Pape’ı Eylül’den sonra ziyaret ederseniz, muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrarsınız. Üreticiler dinlenmeye çekilir, restoranlar tadilata girmeye başlar, turistler köyü boşaltır. Fotoğraflarda gördüğünüz o cıvıl cıvıl köy birden grileşir.
Tepedeki şatoyu gezerken, yağmur damlaları yüzünüzü ıslatır. Altınızda yorgun bağlar boylu boyunca uzanır. Kendi kendinize “buralar seneye yeniden canlanacak mı?” diye sorarsınız. Doğa bu, dinlenmeye vakti yoktur.
İşte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
#chateauneufdupape #wine #france #vendanges #vin #chateauneuf #rhone
Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... 
Tepede, papaların uzun yıllar kullandığı şato, adı yeni, kendisi yarı yıkık haliyle biraz buruk durur. Sabah küçük köyden bağlara doğru yürürken sizi sonsuz bir sessizlik karşılar. Resmi rakamlara göre Yılda yaklaşık 12 milyon şişe şarap üretilen bir bölgedeki bu ölüm sessizliği son derece şaşırtıcıdır. Bağ bozumundan sonra köye bir rehavet çöker. Siz sessiz bağların arasında yürürken, doğanın bile bu rehavete kapıldığını düşünürürsünüz, artık onun bile dinlenmeye çekildiğini, işte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
İlkbahar ve sonbahar’da Kuzeyden gelen bu soğuk rüzgar, asmaların arasından, onları sağa sola savurarak sizi yakalar. Güneye doğru hızlıca ilerlerken, Bu mevsimlerde buralara gelmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını içinizi titreterek hatırlatır. 
Bir turist için günün kabusu olsa da, bölgedeki bağcılık için önemli bir görevi vardır: Bağları hastalığa neden olabilecek nemlerden korur.
Neyse ki doğa dengesini yine kendi sağlar. Bu kuvvetli rüzgara karşı asmaları koruyan taşlar vardır. Fotoğrafta gördüğünüz bu oval taşların adı galets roulés’dir. Rüzgarın yaratacağı toprak erozyonunu azaltırlar. Daha da önemlisi gün içinde ısınan bu taşlar, akşam da bu ısıyla bağları soğuktan korurlar. 
Châteauneuf-du-Pape’ı Eylül’den sonra ziyaret ederseniz, muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrarsınız. Üreticiler dinlenmeye çekilir, restoranlar tadilata girmeye başlar, turistler köyü boşaltır. Fotoğraflarda gördüğünüz o cıvıl cıvıl köy birden grileşir.
Tepedeki şatoyu gezerken, yağmur damlaları yüzünüzü ıslatır. Altınızda yorgun bağlar boylu boyunca uzanır. Kendi kendinize “buralar seneye yeniden canlanacak mı?” diye sorarsınız. Doğa bu, dinlenmeye vakti yoktur.
İşte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
#chateauneufdupape #wine #france #vendanges #vin #chateauneuf #rhone
Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... 
Tepede, papaların uzun yıllar kullandığı şato, adı yeni, kendisi yarı yıkık haliyle biraz buruk durur. Sabah küçük köyden bağlara doğru yürürken sizi sonsuz bir sessizlik karşılar. Resmi rakamlara göre Yılda yaklaşık 12 milyon şişe şarap üretilen bir bölgedeki bu ölüm sessizliği son derece şaşırtıcıdır. Bağ bozumundan sonra köye bir rehavet çöker. Siz sessiz bağların arasında yürürken, doğanın bile bu rehavete kapıldığını düşünürürsünüz, artık onun bile dinlenmeye çekildiğini, işte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
İlkbahar ve sonbahar’da Kuzeyden gelen bu soğuk rüzgar, asmaların arasından, onları sağa sola savurarak sizi yakalar. Güneye doğru hızlıca ilerlerken, Bu mevsimlerde buralara gelmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını içinizi titreterek hatırlatır. 
Bir turist için günün kabusu olsa da, bölgedeki bağcılık için önemli bir görevi vardır: Bağları hastalığa neden olabilecek nemlerden korur.
Neyse ki doğa dengesini yine kendi sağlar. Bu kuvvetli rüzgara karşı asmaları koruyan taşlar vardır. Fotoğrafta gördüğünüz bu oval taşların adı galets roulés’dir. Rüzgarın yaratacağı toprak erozyonunu azaltırlar. Daha da önemlisi gün içinde ısınan bu taşlar, akşam da bu ısıyla bağları soğuktan korurlar. 
Châteauneuf-du-Pape’ı Eylül’den sonra ziyaret ederseniz, muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrarsınız. Üreticiler dinlenmeye çekilir, restoranlar tadilata girmeye başlar, turistler köyü boşaltır. Fotoğraflarda gördüğünüz o cıvıl cıvıl köy birden grileşir.
Tepedeki şatoyu gezerken, yağmur damlaları yüzünüzü ıslatır. Altınızda yorgun bağlar boylu boyunca uzanır. Kendi kendinize “buralar seneye yeniden canlanacak mı?” diye sorarsınız. Doğa bu, dinlenmeye vakti yoktur.
İşte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
#chateauneufdupape #wine #france #vendanges #vin #chateauneuf #rhone
Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... 
Tepede, papaların uzun yıllar kullandığı şato, adı yeni, kendisi yarı yıkık haliyle biraz buruk durur. Sabah küçük köyden bağlara doğru yürürken sizi sonsuz bir sessizlik karşılar. Resmi rakamlara göre Yılda yaklaşık 12 milyon şişe şarap üretilen bir bölgedeki bu ölüm sessizliği son derece şaşırtıcıdır. Bağ bozumundan sonra köye bir rehavet çöker. Siz sessiz bağların arasında yürürken, doğanın bile bu rehavete kapıldığını düşünürürsünüz, artık onun bile dinlenmeye çekildiğini, işte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
İlkbahar ve sonbahar’da Kuzeyden gelen bu soğuk rüzgar, asmaların arasından, onları sağa sola savurarak sizi yakalar. Güneye doğru hızlıca ilerlerken, Bu mevsimlerde buralara gelmenin aslında pek de iyi bir fikir olmadığını içinizi titreterek hatırlatır. 
Bir turist için günün kabusu olsa da, bölgedeki bağcılık için önemli bir görevi vardır: Bağları hastalığa neden olabilecek nemlerden korur.
Neyse ki doğa dengesini yine kendi sağlar. Bu kuvvetli rüzgara karşı asmaları koruyan taşlar vardır. Fotoğrafta gördüğünüz bu oval taşların adı galets roulés’dir. Rüzgarın yaratacağı toprak erozyonunu azaltırlar. Daha da önemlisi gün içinde ısınan bu taşlar, akşam da bu ısıyla bağları soğuktan korurlar. 
Châteauneuf-du-Pape’ı Eylül’den sonra ziyaret ederseniz, muhtemelen biraz hayal kırıklığına uğrarsınız. Üreticiler dinlenmeye çekilir, restoranlar tadilata girmeye başlar, turistler köyü boşaltır. Fotoğraflarda gördüğünüz o cıvıl cıvıl köy birden grileşir.
Tepedeki şatoyu gezerken, yağmur damlaları yüzünüzü ıslatır. Altınızda yorgun bağlar boylu boyunca uzanır. Kendi kendinize “buralar seneye yeniden canlanacak mı?” diye sorarsınız. Doğa bu, dinlenmeye vakti yoktur.
İşte tam o sırada size kendini hatırlatır: Mistral...
#chateauneufdupape #wine #france #vendanges #vin #chateauneuf #rhone

Châteauneuf-du-Pape’da sıradan bir sabah... Tepede, papalar Read More

Yıllarca çalıştığı Michelin yıldızlı restoranlarda edindiği tecrübeyi, kendi restoranına yansıtmaya çalışan Tomas Bron’un restoranı Zoldering, 2019 son çeyreğinde Amsterdam’da en çok konuşulan restoranlarından biriydi. 2020 Şubat başında ziyaret ettiğimde, Amsterdam’da bu restoranda yemek yemek, haftalarca süren bir rezervasyon sırası beklemeyi gerektiriyordu... Günümüzde, tüm reddettikleri müşterileri mumla aradıklarına eminim.
Menünün o dönemki en çok konuşulan yemekleri: dereotlu isli dil balığı,trüflü steak tartar ve rezeneli Atlantik morinasıydı. 
Keskin bir dereotu aroması ve taze krema ile sunulan dil balığında ben bahsedilen büyüleyiciliği bir türlü yaklayamadım. Daha çok, otsu aromaların ve tuzun baskın geldiği bir tabak olarak hatırlıyorum.
Üstünde ançüez çıtırları ve siyah trüfün olduğu steak tartar hakkında konuşabileceğim bir sürü olumsuzluk var. Siyah trüfün artık bir çok restoranda insanları psikolojik olarak etkilemek için kullanıldığını düşünüyorum. Tabağa hiç bir aroma katmayan, muhtemelen uzun saklamaların kurbanı olmuş bu tarz aromatik mantarların, bu denli ısrarla ama beyhude kullanılmasına başka bir açıklama getiremiyorum. Trüfün tadı olmasa da insanlar “trüf yiyorum” psikolojisine giriyor. Muhtemelen almadıkları koku ve tadı da, yanındakilere çaktırmadan, kendi iç dünyalarında tartışıyorlar. 
Gecenin tek iyi tabağı rezeneli morina balığı. Bunda eşlikçi olarak yanında içtiğim Benoit Ente’nin Bourgogne Aligote 2016 şarabının da etkisi var. Şarap eleştirmenlerinin neden çok düşük puanlar verdiğini anlamadığım bir örnek daha (“Chardonnay olarak içseler acaba yaklaşımları farklı mı olurdu?” diye kendime sormadan edemiyorum). Bu asiditesi ve zengin burnu varken, her zaman tercih ederim...
Zoldering’in somölyesi Joe Seuren ve şarap seçkileri yemeklerinden çok daha ön planda. Bir başka iyi restoran olan Bambino ile birlikte, kavlarını çalışılmış seçkilerle donatan restoranlardan birisi.
Yine de insan iyi şarap içerken, iyi yemek de arıyor. Zoldering’te biri varken, diğeri tatmin etmiyor.
Engelliler için olanak yok.
Değerlendirme: 6/10
#fahrigedizamsterdam #amsterdam #netherlands #bourgognealigote#bourgogne  #michelin #michelinstar
Yıllarca çalıştığı Michelin yıldızlı restoranlarda edindiği tecrübeyi, kendi restoranına yansıtmaya çalışan Tomas Bron’un restoranı Zoldering, 2019 son çeyreğinde Amsterdam’da en çok konuşulan restoranlarından biriydi. 2020 Şubat başında ziyaret ettiğimde, Amsterdam’da bu restoranda yemek yemek, haftalarca süren bir rezervasyon sırası beklemeyi gerektiriyordu... Günümüzde, tüm reddettikleri müşterileri mumla aradıklarına eminim.
Menünün o dönemki en çok konuşulan yemekleri: dereotlu isli dil balığı,trüflü steak tartar ve rezeneli Atlantik morinasıydı. 
Keskin bir dereotu aroması ve taze krema ile sunulan dil balığında ben bahsedilen büyüleyiciliği bir türlü yaklayamadım. Daha çok, otsu aromaların ve tuzun baskın geldiği bir tabak olarak hatırlıyorum.
Üstünde ançüez çıtırları ve siyah trüfün olduğu steak tartar hakkında konuşabileceğim bir sürü olumsuzluk var. Siyah trüfün artık bir çok restoranda insanları psikolojik olarak etkilemek için kullanıldığını düşünüyorum. Tabağa hiç bir aroma katmayan, muhtemelen uzun saklamaların kurbanı olmuş bu tarz aromatik mantarların, bu denli ısrarla ama beyhude kullanılmasına başka bir açıklama getiremiyorum. Trüfün tadı olmasa da insanlar “trüf yiyorum” psikolojisine giriyor. Muhtemelen almadıkları koku ve tadı da, yanındakilere çaktırmadan, kendi iç dünyalarında tartışıyorlar. 
Gecenin tek iyi tabağı rezeneli morina balığı. Bunda eşlikçi olarak yanında içtiğim Benoit Ente’nin Bourgogne Aligote 2016 şarabının da etkisi var. Şarap eleştirmenlerinin neden çok düşük puanlar verdiğini anlamadığım bir örnek daha (“Chardonnay olarak içseler acaba yaklaşımları farklı mı olurdu?” diye kendime sormadan edemiyorum). Bu asiditesi ve zengin burnu varken, her zaman tercih ederim...
Zoldering’in somölyesi Joe Seuren ve şarap seçkileri yemeklerinden çok daha ön planda. Bir başka iyi restoran olan Bambino ile birlikte, kavlarını çalışılmış seçkilerle donatan restoranlardan birisi.
Yine de insan iyi şarap içerken, iyi yemek de arıyor. Zoldering’te biri varken, diğeri tatmin etmiyor.
Engelliler için olanak yok.
Değerlendirme: 6/10
#fahrigedizamsterdam #amsterdam #netherlands #bourgognealigote#bourgogne  #michelin #michelinstar
Yıllarca çalıştığı Michelin yıldızlı restoranlarda edindiği tecrübeyi, kendi restoranına yansıtmaya çalışan Tomas Bron’un restoranı Zoldering, 2019 son çeyreğinde Amsterdam’da en çok konuşulan restoranlarından biriydi. 2020 Şubat başında ziyaret ettiğimde, Amsterdam’da bu restoranda yemek yemek, haftalarca süren bir rezervasyon sırası beklemeyi gerektiriyordu... Günümüzde, tüm reddettikleri müşterileri mumla aradıklarına eminim.
Menünün o dönemki en çok konuşulan yemekleri: dereotlu isli dil balığı,trüflü steak tartar ve rezeneli Atlantik morinasıydı. 
Keskin bir dereotu aroması ve taze krema ile sunulan dil balığında ben bahsedilen büyüleyiciliği bir türlü yaklayamadım. Daha çok, otsu aromaların ve tuzun baskın geldiği bir tabak olarak hatırlıyorum.
Üstünde ançüez çıtırları ve siyah trüfün olduğu steak tartar hakkında konuşabileceğim bir sürü olumsuzluk var. Siyah trüfün artık bir çok restoranda insanları psikolojik olarak etkilemek için kullanıldığını düşünüyorum. Tabağa hiç bir aroma katmayan, muhtemelen uzun saklamaların kurbanı olmuş bu tarz aromatik mantarların, bu denli ısrarla ama beyhude kullanılmasına başka bir açıklama getiremiyorum. Trüfün tadı olmasa da insanlar “trüf yiyorum” psikolojisine giriyor. Muhtemelen almadıkları koku ve tadı da, yanındakilere çaktırmadan, kendi iç dünyalarında tartışıyorlar. 
Gecenin tek iyi tabağı rezeneli morina balığı. Bunda eşlikçi olarak yanında içtiğim Benoit Ente’nin Bourgogne Aligote 2016 şarabının da etkisi var. Şarap eleştirmenlerinin neden çok düşük puanlar verdiğini anlamadığım bir örnek daha (“Chardonnay olarak içseler acaba yaklaşımları farklı mı olurdu?” diye kendime sormadan edemiyorum). Bu asiditesi ve zengin burnu varken, her zaman tercih ederim...
Zoldering’in somölyesi Joe Seuren ve şarap seçkileri yemeklerinden çok daha ön planda. Bir başka iyi restoran olan Bambino ile birlikte, kavlarını çalışılmış seçkilerle donatan restoranlardan birisi.
Yine de insan iyi şarap içerken, iyi yemek de arıyor. Zoldering’te biri varken, diğeri tatmin etmiyor.
Engelliler için olanak yok.
Değerlendirme: 6/10
#fahrigedizamsterdam #amsterdam #netherlands #bourgognealigote#bourgogne  #michelin #michelinstar
Yıllarca çalıştığı Michelin yıldızlı restoranlarda edindiği tecrübeyi, kendi restoranına yansıtmaya çalışan Tomas Bron’un restoranı Zoldering, 2019 son çeyreğinde Amsterdam’da en çok konuşulan restoranlarından biriydi. 2020 Şubat başında ziyaret ettiğimde, Amsterdam’da bu restoranda yemek yemek, haftalarca süren bir rezervasyon sırası beklemeyi gerektiriyordu... Günümüzde, tüm reddettikleri müşterileri mumla aradıklarına eminim.
Menünün o dönemki en çok konuşulan yemekleri: dereotlu isli dil balığı,trüflü steak tartar ve rezeneli Atlantik morinasıydı. 
Keskin bir dereotu aroması ve taze krema ile sunulan dil balığında ben bahsedilen büyüleyiciliği bir türlü yaklayamadım. Daha çok, otsu aromaların ve tuzun baskın geldiği bir tabak olarak hatırlıyorum.
Üstünde ançüez çıtırları ve siyah trüfün olduğu steak tartar hakkında konuşabileceğim bir sürü olumsuzluk var. Siyah trüfün artık bir çok restoranda insanları psikolojik olarak etkilemek için kullanıldığını düşünüyorum. Tabağa hiç bir aroma katmayan, muhtemelen uzun saklamaların kurbanı olmuş bu tarz aromatik mantarların, bu denli ısrarla ama beyhude kullanılmasına başka bir açıklama getiremiyorum. Trüfün tadı olmasa da insanlar “trüf yiyorum” psikolojisine giriyor. Muhtemelen almadıkları koku ve tadı da, yanındakilere çaktırmadan, kendi iç dünyalarında tartışıyorlar. 
Gecenin tek iyi tabağı rezeneli morina balığı. Bunda eşlikçi olarak yanında içtiğim Benoit Ente’nin Bourgogne Aligote 2016 şarabının da etkisi var. Şarap eleştirmenlerinin neden çok düşük puanlar verdiğini anlamadığım bir örnek daha (“Chardonnay olarak içseler acaba yaklaşımları farklı mı olurdu?” diye kendime sormadan edemiyorum). Bu asiditesi ve zengin burnu varken, her zaman tercih ederim...
Zoldering’in somölyesi Joe Seuren ve şarap seçkileri yemeklerinden çok daha ön planda. Bir başka iyi restoran olan Bambino ile birlikte, kavlarını çalışılmış seçkilerle donatan restoranlardan birisi.
Yine de insan iyi şarap içerken, iyi yemek de arıyor. Zoldering’te biri varken, diğeri tatmin etmiyor.
Engelliler için olanak yok.
Değerlendirme: 6/10
#fahrigedizamsterdam #amsterdam #netherlands #bourgognealigote#bourgogne  #michelin #michelinstar
Yıllarca çalıştığı Michelin yıldızlı restoranlarda edindiği tecrübeyi, kendi restoranına yansıtmaya çalışan Tomas Bron’un restoranı Zoldering, 2019 son çeyreğinde Amsterdam’da en çok konuşulan restoranlarından biriydi. 2020 Şubat başında ziyaret ettiğimde, Amsterdam’da bu restoranda yemek yemek, haftalarca süren bir rezervasyon sırası beklemeyi gerektiriyordu... Günümüzde, tüm reddettikleri müşterileri mumla aradıklarına eminim.
Menünün o dönemki en çok konuşulan yemekleri: dereotlu isli dil balığı,trüflü steak tartar ve rezeneli Atlantik morinasıydı. 
Keskin bir dereotu aroması ve taze krema ile sunulan dil balığında ben bahsedilen büyüleyiciliği bir türlü yaklayamadım. Daha çok, otsu aromaların ve tuzun baskın geldiği bir tabak olarak hatırlıyorum.
Üstünde ançüez çıtırları ve siyah trüfün olduğu steak tartar hakkında konuşabileceğim bir sürü olumsuzluk var. Siyah trüfün artık bir çok restoranda insanları psikolojik olarak etkilemek için kullanıldığını düşünüyorum. Tabağa hiç bir aroma katmayan, muhtemelen uzun saklamaların kurbanı olmuş bu tarz aromatik mantarların, bu denli ısrarla ama beyhude kullanılmasına başka bir açıklama getiremiyorum. Trüfün tadı olmasa da insanlar “trüf yiyorum” psikolojisine giriyor. Muhtemelen almadıkları koku ve tadı da, yanındakilere çaktırmadan, kendi iç dünyalarında tartışıyorlar. 
Gecenin tek iyi tabağı rezeneli morina balığı. Bunda eşlikçi olarak yanında içtiğim Benoit Ente’nin Bourgogne Aligote 2016 şarabının da etkisi var. Şarap eleştirmenlerinin neden çok düşük puanlar verdiğini anlamadığım bir örnek daha (“Chardonnay olarak içseler acaba yaklaşımları farklı mı olurdu?” diye kendime sormadan edemiyorum). Bu asiditesi ve zengin burnu varken, her zaman tercih ederim...
Zoldering’in somölyesi Joe Seuren ve şarap seçkileri yemeklerinden çok daha ön planda. Bir başka iyi restoran olan Bambino ile birlikte, kavlarını çalışılmış seçkilerle donatan restoranlardan birisi.
Yine de insan iyi şarap içerken, iyi yemek de arıyor. Zoldering’te biri varken, diğeri tatmin etmiyor.
Engelliler için olanak yok.
Değerlendirme: 6/10
#fahrigedizamsterdam #amsterdam #netherlands #bourgognealigote#bourgogne  #michelin #michelinstar
Yıllarca çalıştığı Michelin yıldızlı restoranlarda edindiği tecrübeyi, kendi restoranına yansıtmaya çalışan Tomas Bron’un restoranı Zoldering, 2019 son çeyreğinde Amsterdam’da en çok konuşulan restoranlarından biriydi. 2020 Şubat başında ziyaret ettiğimde, Amsterdam’da bu restoranda yemek yemek, haftalarca süren bir rezervasyon sırası beklemeyi gerektiriyordu... Günümüzde, tüm reddettikleri müşterileri mumla aradıklarına eminim.
Menünün o dönemki en çok konuşulan yemekleri: dereotlu isli dil balığı,trüflü steak tartar ve rezeneli Atlantik morinasıydı. 
Keskin bir dereotu aroması ve taze krema ile sunulan dil balığında ben bahsedilen büyüleyiciliği bir türlü yaklayamadım. Daha çok, otsu aromaların ve tuzun baskın geldiği bir tabak olarak hatırlıyorum.
Üstünde ançüez çıtırları ve siyah trüfün olduğu steak tartar hakkında konuşabileceğim bir sürü olumsuzluk var. Siyah trüfün artık bir çok restoranda insanları psikolojik olarak etkilemek için kullanıldığını düşünüyorum. Tabağa hiç bir aroma katmayan, muhtemelen uzun saklamaların kurbanı olmuş bu tarz aromatik mantarların, bu denli ısrarla ama beyhude kullanılmasına başka bir açıklama getiremiyorum. Trüfün tadı olmasa da insanlar “trüf yiyorum” psikolojisine giriyor. Muhtemelen almadıkları koku ve tadı da, yanındakilere çaktırmadan, kendi iç dünyalarında tartışıyorlar. 
Gecenin tek iyi tabağı rezeneli morina balığı. Bunda eşlikçi olarak yanında içtiğim Benoit Ente’nin Bourgogne Aligote 2016 şarabının da etkisi var. Şarap eleştirmenlerinin neden çok düşük puanlar verdiğini anlamadığım bir örnek daha (“Chardonnay olarak içseler acaba yaklaşımları farklı mı olurdu?” diye kendime sormadan edemiyorum). Bu asiditesi ve zengin burnu varken, her zaman tercih ederim...
Zoldering’in somölyesi Joe Seuren ve şarap seçkileri yemeklerinden çok daha ön planda. Bir başka iyi restoran olan Bambino ile birlikte, kavlarını çalışılmış seçkilerle donatan restoranlardan birisi.
Yine de insan iyi şarap içerken, iyi yemek de arıyor. Zoldering’te biri varken, diğeri tatmin etmiyor.
Engelliler için olanak yok.
Değerlendirme: 6/10
#fahrigedizamsterdam #amsterdam #netherlands #bourgognealigote#bourgogne  #michelin #michelinstar

Yıllarca çalıştığı Michelin yıldızlı restoranlarda edin Read More

Kadehini şöyle bir sallıyor. Bulunduğu ortamda, kendine onun kadar güvenen kimse yoktur. Ağzından şu iki kelime dökülüveriyor: “Sanki böyle...” Şarap tadımlarında ne zaman bu kelimeleri duysam, hafifçe tebessüm ederim. Bunların ardından gelen birçok ilginç benzetmenin defalarca muhattabı oldum: “Sanki böyle yağmurda üstüne 5ml su değmiş (bakın 6 değil) yaprak kokusu alıyorum”, “Sanki böyle anneannemin tozlu çeyiz sandığını açtım da, onu kokluyorum”. Anlayacağınız tadımların hayalperestleri olur. Kendinizi bu insanların yanında burunsuz hissedersiniz. Tadımlara yeni katılan birçok insan sessizleşir, “yahu ben kimlerin arasına düştüm?” diye kendine sorar. Söyleyecek bir iki kelamı varsa da susar, “ben bunlar kadar bilemiyorum” diyerek bir köşeye çekilir. En çok da onlara üzülürüm... Tadımların bir de ezbercileri olur. Bu kişiler kitaplardan satır satır ezberledikleri  aromaları o şaraptan alıyormuş gibi kendini inandırmıştır. Şaraptan aynı anda 15 farklı kokuyu alır ve ne tesadüf ki çoğu, kitaplarda yazan temel fasa fisolardır. Onları dinlerken, Şener Şen’in Hababam Sınıfı’ndaki o meşhur sahnesi aklınıza gelir: “Bu yabani şalgam köküdür. A,B,C,D,E,F,G vitaminlerine sahiptir. Öğrencisi cevabı yapıştırır: Mübarek bitki değil alfabe”. Siz de benzer bir cevabı yapıştırmak istersiniz; Ama şarap “uzmanını” kızdırmamak için susarsınız. Tadımların bir de cingözleri olur. Bu cingöz arkadaşlar tadımlardan elde ettikleri kulaktan dolma bilgilerle günü gelince kendi tadımlarını yaparlar. Görmedikleri halde Barolo’yu, Bordeaux’yu, Rioja’yı anlatırlar. Şaraba ilgi duyan ama onu yeterince tanımayan insanların ceplerindeki parayı utanmadan alırlar. 
Ve sen sevgili şarap üreticisi, aslında sen de yukarıda anlattığım kişilerin kim olduğunu (ya da olmadığını) çok iyi biliyorsun! Buna rağmen her davetinde,her organizasyonunda,her paylaşımında bu insanları başının tacı yapıyorsun. 
Demek ki o çok güvendiğin(?) şaraplarını satmak için hayalperestlere, gerçekçi olmayan tadım notlarına, daha da kötüsü işi bilmediğini bildiğin insanların yardımına ihtiyacın var! Tabi ya, hep dediğin gibi, senin Avrupalı üreticilerden ne farkın var?
#fahrigediz #gastronomi #sarap #wine #vin

Kadehini şöyle bir sallıyor. Bulunduğu ortamda, kendine onun Read More

×